Bilim İnsanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim İnsanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2017 Pazar

Prof. Dr. Gazi Yaşargil Hayatı

Amerikan Beyin Cerrahları Birliği tarafından 1999 yılında Yüzyılın Adamı seçilen, hocaların hocası, beynin Piri Reis’i, yüzyılın beyin cerrahı Prof. Dr. Mahmut Gazi Yaşargil 6 Temmuz 1925 tarihinde babasının kaymakamlık görevi yaptığı Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğdu. Aynı yıl aile Ankara’ya yerleşti, beş kardeş Ankara’da okullara gittiler. 1943’te Ankara Erkek Lisesi’nden mezun oldu.
“Kardeşim İhsan’ın tıbbi olanakların yetersizliği nedeniyle tifoya yenik düşmesi bizi tıp okumaya iten sebeplerden biridir” diyen Prof. Dr. Yaşargil, nöroloji ve cerrahlığa Nöroloji Profesörü komşusu Dr. Yusuf Şükrü Sarıbaş’ın tercüme edip yayınladığı bir kitabı okuması sonucu ilgi duyduğunu ve Sarıbaş’la hastaneye gidip gelirken de nöroloji hastalarıyla tanışıp cerrah olmaya karar verdiğini söyler.
Ankara’da aile dostumuz Nöroloji Profesörü Yusuf Şükrü Sarıbaş’ın örnek yaşamı ve çalışma disiplini, benim ve iki erkek kardeşimin tıp tahsili almamızda büyük etkisi oldu. Ben Nöroşirurji Profesörü oldum. Erdem Yaşargil Basel’de Genel Cerrahi Profesörü, Günay Yaşargil ise Zürih’te Nörofizyoloji Profesörü oldu ve ikisinin de çok özel çalışmaları ve buluşları var. Hepimiz İsviçre’de üniversitelerde uzun yıllar başarılı çalışmalar yaptık.”
Beş kardeşin tahsilleri için gereken maddi yardım ailenin fedakarlıklarıyla karşılandı: “Babam hayatı boyunca bir elbise ve bir ayakkabıyla yaşadı, o şartlarda 5 çocuk okuttu, 3’ü doktor çıktı.” Ne Gazi Yaşargil’e, ne de kardeşlerine devletten bir burs verildi. Bu hususta internetteki haberler doğru değildir.
“Hasan Ali Yücel, Temmuz 1943’te yanıma gelerek “Gazi Bey, Can bana söyledi Viyana’ya gitmeye karar vermişsiniz. Ben de Can’ı İngiltere’ye göndereceğim. Lütfen onu ikna edin” dedi. Ben de ikna ettim, yol gösterdim sadece. Ama ikimize de burs verilmedi. İkimizde ailemizin imkanlarıyla yurtdışına çıktık. Can çok iyi arkadaşımdı.”

Can Yücel’in beynin Piri Reis’i sözüne ise şöyle yanıt veriyor: “Dünya nasıl araştırılıp keşfedildiyse ben de beyni öyle araştırdım. Can ile biz 1940 senesinde klasik şubede buluştuk. Eskiden lisede literatür, fen, bir de klasik vardı. Bize dendi ki siz Latince öğreneceksiniz, Yunanca öğreneceksiniz, Avrupa’ya giderseniz oradaki üniversite illa ki Latince ister. Ben 3 sene Latince öğrendim. O sınıfa girdim. O sınıfta Can da vardı. Biz ufak bir gruptuk. Can o zaman hiç tahmin edemezsiniz ufacık tefecikti. Çok narin bir yapısı vardı. Bize hiç söylemedi şiir yazdığını. Hiç bilmezdik. Bizim sınıfta sözde başka şiir yazanlar vardı. O hiç ağzını açıp şiir yazdığını söylemek istemezdi.”

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru eğitimine İsviçre Basel’de devam edip 1949’da mezun olur. 1953’te Zürih’te Prof. Dr. Hugo Krayenbühl’ün yanında beyin cerrahisi asistanlığına başlar. 1953-1964 arasında çalışmalarını beyin damarları ve anjiyografisi üzerinde yoğunlaştıran Yaşargil, 1965’te kılcal damar laboratuvarında çalışmak üzere ABD’ye gider. 14 ay boyunca mikroskop altında beyin damarlarına müdahale olanaklarını araştırıp 1967’de Zürih’e döner. Mikrocerrahi tekniklerini ameliyatlarında başarıyla uyguladıkça ünü dünyayı sarar. Ameliyat ve araştırmalarıyla nöroşirürjide devrim yapan Gazi Hoca’ya 1973’te ordinaryüs unvanı verilir, 1993’te de emekli olur.
68 yaşında İstanbul’dan gelen bir teklifi kabul edip hazırlıklarını yapar ama görülür ki yasaya göre o bir asker kaçağıdır. Sonunda ABD’nin teklifini kabul edip sevgili eşi, sağ kolu Dianne’yla birlikte Arkansas’ın yolunu tutar.
“Eşim Dianne’yla yıllardır çok iyi ikiliyiz. Bambaşka bir İngilizdir o. Türkleri sonsuz sever, çok hoşlanır. 8 sene Avrupa Beyin Cerrahisi Hemşireleri’nin şefliğini yaptı, mesleğinde çok başarılıdır. Benim ameliyatlarımda kendi yaratışları vardır, birlikte çok iyi düet yaparız. Ne yazık ki, dünyada hala hemşirenin kıymeti bilinmiyor.”

“Ülkemden ayrılırken, bir serüvene gitmedim. Tababete ve dolayısıyla da insanlığa bir katkıda bulunmak arzusundaydım. Türkiye’de doğdum, büyüdüm ve Türkiye’deki okullarda yetiştim. Baba tarafından efsanevi Kayıhan aşiretindenim, ana tarafım ise Sinop’tan gelme. Ana dilim Türkçe ve halkıma bağlıyım. Geriye baktığımda çalışmalarım yalnız Türk halkına değil, bütün dünya halklarına yardım etmekte. Her gün binlerce insan, geliştirdiğim mikroteknik ve aletlerle ameliyat ediliyor. Genç nesilden başarılı cerrahlar yetiştirdik.”
Beyin cerrahisinin bu efsanevi ismi, cerrahide sayısız teknik ve araç-gereç geliştirdi. Beyin ameliyatlarına mikrocerrahi tekniğini kazandırdı. Kızının adını verdiği beyin loplarını açmada kullanılan Otomatik Leyla Ekartörü, damar sıkıştırmada kullanılan Yaşargil Anevrizma Klipleri gibi…
“Ameliyatta vicdanınızla görüşürsünüz, Yunan filozofunun dediği gibi vicdanımız Tanrı’nın sesi. Bir şey olacak diye korkuyorsunuz ama olunca asla panik yok, çünkü her şeyin çaresini biliyorsunuz. Bir saniye içinde neler olmuyor ki, bir hata yaparsanız gitti, dönüşü yok. Ameliyattan önce göz diliyle hastanın bakışından hem korkusunu, hem ümidini görürsünüz. Eğer halinizden, tavrınızdan hoşlanırsa ümit dünyası sevgiye, sevince döner. Sevgiye dönmesi sizin elinizde ölmeye hazır olduğunu bildirmesidir aslında. Bunu da şimdiye kadar söyleyen kimse olmamıştır. Hastalarınızla yaşı, cinsi ne olursa olsun karşılıklı sonsuz bir sevgiye giriyorsunuz. Hasta size yüzde yüz itimat ederse sıkıntı olmuyor, bağışıklık sistemi sağlam kalıyor. Hastada şüphecilik sezersem hemen ameliyata girmem, gidip bir daha bakarım. Çünkü bu tip hastalarda çok komplikasyonlar çıkıyor.”

Her insanın beyninin 150-200 odacıktan oluştuğunu ve her odacığın başka düşünceler ürettiğini anlatan Yaşargil şöyle diyor: “Beyin hastalıkları da bir odayı vuruyor. Geri kalanı yerinde duruyor. Beyin hem uzayı algılamaya çalışıyor hem de atomu parçalamaya çalışıyor. Her kararımızı yüzde 51 ile veririz. Sadece aşık olduğumuz zaman yüzde 100 karar veririz. Yani kimyevi anlaşma. Bazen bir bakış, şimşek çakar. O zaman nasıl oluyor ki koca beyin, yüz milyar hücre birden şaşırıveriyor. İnsan her şeyi unutuyor. Bir hücre gidiyor, milyarlarca hücre arkasından gidiyor.”

“Beynimizin yüzde kaçını kullanıyoruz sorusuyla sık karşılaşırım. Piyano çalınırken piyano yüzde yüz faaliyettedir. Mesele çalınan eser ve çalanın kalitesine bağlı. Bu ise yüzde hesabı değil. Anahtarı bulan sonsuzluğa ulaşabiliyor, Itri gibi, Bach gibi, Mozart gibi, Shakespeare gibi, Goethe gibi, Yunus Emre gibi, Mevlana gibi, Einstein gibi…’’
Yaşamının ev ve hastane arasında geçtiğini ve yıllarca hafta sonu demeden her akşam geç saatlere kadar hastanede çalıştığını söyleyen Yaşargil, spor yapamadığını ve sosyal aktivitelere yeterince zaman ayıramadığını söylüyor: “Ne yüzme biliyorum ne kayak. İsviçre’de bir evim vardı. Bahçesinde de çeşit çeşit çiçekler, güller… Ancak onlarla konuşmaya bile fırsatım olmadı. Her gün kliniğime gelen insanları görüyorum. Her meslekten, her dilden, her dinden insanlar. Onları görürken ne bahçeler açılıyor önünüze. Günde 25-30 hastaya bakıyorum, bazıları eski hastalarım, bazılarını ise ilk defa görüyorum. Onlar beni çok heyecanlandırıyorlar. Ne sorunları var, onlara nasıl yardımcı olabilirim diye düşünüyorum.”

Bir kızım edebiyat profesörü, oğlum sanatkar. Eserler yaratıyor, resim yapıyor. Bir kızım da hastanede çalışıyor. 6 tane torunumuz var. Bir tanesi avukat oldu, Zürih’te yaşıyor, maşallahı var. Diğeri doktor olmak üzere. Biri lisenin son sınıfında, erkek kardeşleri de istedim gelsin girsin beyin cerrahisine ama felsefe okumak istedi.”
“İçki, sigara içmem. Her sabah 06.30’ta kalkar, akşam 22.30-23.00 gibi yatarım. Fazla yememeye dikkat ederim. Sabah iyi kahvaltı ederim. Öğlen çok defa ameliyatlarda olduğum için hafif bir şeyler yerim. Akşamları da daha ziyade meyve, salata ve hafif yemekler yerim. Cemiyet hayatını, insanlarla görüşmeyi, oturup konuşmayı, münakaşa etmeyi çok severim, ama buna vaktimiz kalmıyor. Düzgün bir hayat yaşanırsa, genlerimiz de yardım ederse uzun bir hayat sürdürülebilir. Çalışmak iyidir. Devamlı çalışmak, beyni açık tutmak iyidir. Muhtelif konuları okumanızı tavsiye ederim.”
Sağlıklı beslenmenin de önemine işaret eden Yaşargil şöyle diyor:“İçkiyi ve sigarayı katiyetle kabul etmiyorum. Peygamberimiz, “Sofradan yarı aç yarı tok kalkacaksınız” demiş. Güzel bir söz. “Fazla mideyi doldurmayın” diyor. Hayvanlar bile fazla yemez. Dikkat etmemiz lazım. Fazla yağlı, ballı, şekerli olmayacak. Ondan binbir hastalıklar ortaya çıkıyor.”
”Zihnin genç kalması için neler önerirsiniz?” sorusuna Yaşargil, ”O da doğanın size bağışladığı, genlerde olan. Bizim ailede çok iyi hafızamız vardır. Onu iyi tutmak için yalnız mesleğimle ilgili değil, edebiyat, felsefe, tarih okurum. Muhtelif konulara gireceksiniz, bir nevi beyne idman yapar gibi, tek taraflı değil. Beyin ondan hoşlanıyor.” diyor.
Kaynak

Prof. Dr. Hulusi Behçet Hayatı, Biyografisi

Hulusi Behçet, 20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Tıp öğrenimini 1910 senesinde tamamlamış ve 1914 Temmuzuna kadar Gülhane Dermatoloji Kliniğinde Eşref Ruşen, Talat Çamlı ve bakteriyolog Reşat Rıza hocaların yanında asistan olarak çalışmıştır. 1914 Temmuzunda Kırklareli Askeri Hastanesi başhekim muavinliğine tayin edilmiş ve daha sonra 1918'e kadar Edirne Askeri Hastanesinde dermatoloji uzmanı olarak çalışmıştır. 1918 Ağustosunda evvela Budapeşte'de, sonra Berlin'de Charité Hastanesinde çalışmış ve 1919 Ekiminde yurda dönmüştür.1
Hulusi Behçet, bir müddet serbest çalıştıktan sonra 1923'te Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi Başhekimliğine tayin edilmiş, 6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Guraba Hastanesi dermatoloji uzmanlığına nakledilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan ve soyadı kanunu kabul edildikten sonra, Cumhuriyetin kurucusu M. Kemal Atatürk'ün arkadaşlarından olan babası Ahmet Behçet'in, parlak ve çok zeki anlamına gelen ve adı olan Behçet'i soyadı olarak almıştır. 1933 senesinde Üniversite Reformunda Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğine profesör seçilmiştir. Hulusi Behçet, Türk akademisinde profesör unvanını alan ilk kişidir.Hulusi Behçet dermatolojide bir çok konuyu ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. 1920 yılından itibaren çeşitli dernek toplantılarında ve bazı yazılarında deri layşmanyazında (şark çıbanı) çivi belirtisi bulunduğundan bahsetmeye başlamıştır. O dönemin önde gelen deri hastalıkları uzmanlarından biri olan Dr. Abimelek,3 Hulusi Behçet'in çivi belirtisi tanımını şöyle nakletmektedir: "Önce bir nodül ortaya çıkar. Bu nodül ülserleşirse üzerinde bir krut gelişir. Bu krut altına sıkı bir şekilde yapışık olup, kaldırılması güçtür. Kaldırıldığı zaman zemininde aynen diskoid lupus eritematozusta olduğu gibi kruta dik olarak çıkan veya kopan, her biri yaklaşık olarak 2 mm çapında çivi şeklindeki uzantılar görülür. Çivi belirtisi klinik tablonun patognomonik bulgularıdır ve histolojik tabloya da yansır. " Bu dönemde deri layşmanyazında Kyrle ve Reenstierna histolojik çalışmalar yapmışlarsa da, Hulusi Behçet'in ısrarla üzerinde durduğu çivi belirtisinden bahsetmemişlerdir.3,4
Bunun dışında, yine o yıllarda, ülkemizdeki arpa uyuzları konusunda çok sayıda yazı yazmıştır. Hatta yurdumuza ait parazitlerin tür ve cinslerini de saptamıştır.1 Karadeniz kıyılarında arpa çuvallarını taşıyan hamalların arpa uyuzuna yakalanmamak veya tedavi amacıyla sık sık denize girdikleri şeklindeki gözlemini sonraki yıllarda yazdığı ders kitabında belirtmiştir.

1930'da davetli olarak Kopenhag'da yapılan dermatoloji kongresine katılan Hulusi Behçet, yine 1930'lu yıllarda incir dermatitleri üzerinde durmaya başlamıştır. Senelerce ham incir dermatiti üzerine çalışmak ve yazı yazmak suretiyle bu dermatozun Balkanlarda ve nihayet Fransa ve Amerika'da tanınmasını sağlamıştır. İstanbul'da ilkbahar ve yaz aylarında incir ve incir yaprakları ile ilgilenen şahıslarda, sonbaharda ise incir ürünleriyle ilgilenen kişilerde meydana gelen, biri diğerinden farklı iki klinik tabloyu senelerce gözlemiştir. Bir çok klinik tabloyla karışabileceği için incir dermatitlerini, ülkemizde tanınması için önce 1933 yılında Pratik Doktor adlı dergide yayınlamıştır. Daha sonra çeşitli olguları dermatoloji derneği toplantılarında sunmuş,5 en sonunda da Fransız Dermatoloji Derneği Bülteninde yayınlamıştır.6

Sağdaki resimde Hulusi Behçet 1934 yılında bir Kongre için gittiği Nice'te görülmektedir. Bu tarihte Behçet sendromu henüz tanımlanmamıştır ama Hulusi Behçet'in kendinden emin, büyük işler başarmış hali açıkça görülmektedir.7 Bu tarihten iki yıl sonra, Behçet hocayı zamanın en önemli dermatoloji dergilerinden biri olan "Dermatologische Wochenschrift"in yazı kurulunda görüyoruz. Aynı yıl Medizinische Welt'in yazı kuruluna da seçilmiştir. Bu önemli görevlere bilgisi ve güvenilirliği sayesinde geldiği herhalde tartışılamaz.


Hulusi Behçet, 21, 7 ve 3 yıl takip ettiği üç hastada ağız ve genital bölgede aftöz belirtiler, gözde de çeşitli bulgular bulunduğunu gözler ve bunun yeni bir hastalık olduğuna inanır. 1937'de bu görüşlerini "Dermatologische Wochenschrift" de yazar ve aynı yıl Paris'te Dermatoloji toplantısında sunar. Bu toplantıda hastalığın etyolojisinde, dental bir infeksiyonun da neden olabileceğini bildirir. 1938'de bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazıyı yine aynı dergide yayınlar. Aynı yıl Dr. Niyazi Gözcü ve Prof. Frank benzer semptomları içeren iki olgu daha yayınlarlar. Arkasından Avrupa'dan yeni bildiriler de gelir. Böylece Avrupalı doktorlar yeni bir hastalığın varlığına karar verirler. Oftalmologlar Behçet hastalığını kabul etmeye başlarlar, ancak dermatologlar bu yeni hastalığı ısrarla inkar ederler. Bu tablonun pemfigus, ulkus vulva akutum, dermatomiyozit, Neumann'ın aftozisi, eritema eksudativum multiforme ve benzerlerinin semptomları olduğunda üstelerler. Bu olaylar sürerken Dünyanın diğer yörelerinden bazı yeni olgular daha bildirilir. Bu yayınların sonucunda bütün dünya yeni bir hastalıkla yüzleştiğini en sonunda kabul etmek zorunda kalır. 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Dr. Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırılır. Böylece daha başlangıçta Behçet Sendromu, Trisymptom Behçet, Morbus Behçet adlandırmalar ortaya çıkar.

Bu hastalığın tıp literatürüne geçmesine katkısı olanlar arasında Niyazi Gözcü, Iggescheimer, Murad Rahmi, İrfan Başar, Naci Bengisu, Marchionini, Braun, Obendorfer, Weekers, Reginster, Franchescetti, Jensen Tage, Sulzberger ve Wise gibi isimleri unutmamak gerekir.

Onun araştırma, yazma ve tartışmaya olan merakı entelektüel bir karakter olmasını sağlamıştır. Uzmanlığın ilk yıllarından başlayarak bir çok ulusal ve uluslararası kongrelere orijinal makaleleriyle katılmış, ülkemizde ve yurtdışında bir çok makalesi de yayınlanmıştır. Ünlü Alman Patoloğu Prof. Schwartz, onu ülkesi haricinde her yerde bilinen birisi olarak tasvir ederken, onu asla Türkiye'de bulamazsınız çünkü araştırmalarını yurtdışında sunar demiştir.2
Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi adındaki dergiyi ölüm tarihine kadar yayınlamıştır. Bu dergi 1934'ten 1947'ye kadar Türkiye'deki Dermatoloji organı görevini sürdürmüştür.1
En büyük Türk dermatoloğunun anlatmaya çalıştığım yaşam öyküsünden de anlaşıldığı üzere, Hulusi Behçet, Behçet hastalığının tanımlanmasından önce de Hulusi Behçet'ti. Kendisini saygıyla anıyoruz.


Prof. Dr. Yalçın TÜZÜN
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Kaynaklar

  1. Yemni O. Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet. Deri Hast Frengi Arş 1964; 1: 58-59.
  2. Saylan T. Life story of the Dr. Hulusi Behçet. Yonsei Med J 1997; 38: 327-332.
  3. Abimelek. Cilt leischmaniose'ları hakkında münakaşa münasebetile. Deri Hast Frengi Kl Arş 1934; 1: 283-284.
  4. Nuri K. 42 adet Wright çıbanını hamil bir vak'a münasebetile Wright çıbanlarında muafiyet ve bazı mülahazalar. Deri Hast Frengi Kl Arş 1934; 1: 297-299.
  5. Behçet H. İncir dermatitleri hakkında. Deri Hast Frengi Kl Arş 1934; 1: 300-302.
  6. Behçet H. Dermatite de Figue et Figuier. Bull Soc Fran Derm Syph 1933; 40; 787-792.
  7. Yazıcı H. Hulusi Behçet Yağmacı Değildi. Cumhuriyet Bilim Teknik 2 Ocak 1993.

Hezarfen Ahmed Çelebi Kimdir? Biyografi

Günümüzde Hezarfen Ahmed Çelebi hakkında bilinen bütün bilgilerin ilk ve temel kaynağı Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eseridir. Tarihte uçan ilk kişi olarak bilinen Hezarfen Ahmed Çelebi, bir Türk bilginidir. Bu makalemizde sizlere tarihte benzeri görülmemiş bir olaya imza atan Hezarfen Ahmet Çelebi’nin hayat hikayesini sunacağız.

Osmanlı zamanında yaşayan ve çağının ötesindeki projeleriyle büyük bir yankı uyandıran Hezarfen Ahmed Çelebi, tarihte uçmayı başarabilen ilk Türk olarak yerini almıştır. Bu bilgi sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde geçtiği için tarihte uçan ilk insan veya ilk Türk arasında görüş ayrılıkları olabilmektedir. Hezarfen Ahmet Çelebi, çocukluğundan itibaren rüyalarını süsleyen uçma merakını; muhteşem ilmi, zekâsı, cesareti ve becerisiyle birleştirerek kendine kartal kanadı yapmış ve hayallerini gerçekleştirmiştir.
Halka açık ilk uçuşunda Hezarfen Ahmed Çelebi Galata Kulesi’nden, Üsküdar’a kadaruçabilmeyi başarmıştır. Bu akıl almaz başarısı sayesinde sadece Osmanlı’da değil, Avrupa’nın pek çok ülkesinde ününü duyan insanları da kendisine hayran bırakmıştır. Bunun üzerine dönemin sultanı, Hezarfen Ahmed Çelebi’ye tebriklerini bildirmiştir.
Fakat daha sonraları, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin bu cesaret dolu uçuşu sultanı korkuya düşürmüştür. Çevresindeki vezir ve devlet adamlarının etkisiyle, böylesine doğaüstü bir güce sahip olan bir insanın her şeyi yapabilme ihtimaline karşı önlemler almaya çalışmış ve nihayetinde Hezarfen Ahmet Çelebi’yi Cezayir’e sürgüne göndermiştir.

Hezarfen Ahmed Çelebi Kimdir?


Hezârfen Ahmet Çelebi, 1609 yılında dünyaya gelmiş ve henüz otuz bir yaşındayken, 1640 yılında Cezayir’de yaşamını yitirmiştir. 17. yüzyıl Osmanlı’sının IV. Murat döneminde yaşamış ünlü Müslüman Türk bilim adamıdır. Tarihte, kendi geliştirdiği takma kanatlar yardımıyla uçmayı başarması ile nam salmıştır.

Neden Hezarfen Adı Verilmiştir?




Hezarfen Ahmed Çelebi yaşadığı dönemde, tarihte uçabilen ilk insan olarak büyük bir şöhret kazanmıştır. Kendisi, gerek teknik bilgisi gerekse kuşların tüylerinden meydana getirdiği kanatlarıyla geliştirdiği uçma becerisi sebebiyle, geniş kitleler tarafından ilgiyle karşılanmış ve halk tarafından kendisine “bin fenli (ilimli)” yani “çok şey bilen” manasına gelen Farsça kökenli “Hezarfen” lakabı verilmiştir. Hezar Farsça’da, “bin” demektir

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Hayatı


Hezarfen Ahmed Çelebi çocukluğundan itibaren hayatını evde yaptığı deneyler ve araştırmalar ile geçirmiştir. Çoğu kez gökyüzünde uçan kuşları incelemiş ve onlara büyük bir hayranlık beslemiştir. Eğer insanlar da kuşlar gibi kanatlara sahip olsa, onların da gökyüzünde uçabileceğini düşünmüştür. Bu hayallerle çocukluğunu geçiren Hezarfen Ahmet Çelebi, bir gün bu hayalini gerçekleştirmeye karar vererek araştırma yapmaya başlamıştır. Öncelikle, daha eski dönemlerdeki uçma denemelerini inceleyerek işe başlamıştır.
Araştırmalarında, 10. yüzyıl Türk âlimlerinden İsmail Cevheri’nin bu konuda yaptığı denemenin başarısız olduğunu ve sonucunun ölümle bittiğini görmüştür ama bu feci son Hezarfen’i kararından döndürememiştir. İsmail Cevheri’nin başarısız girişimini derinlemesine inceleyen Hezarfen, düşmesinin sebeplerini bulmuş ve kendi projesini geliştirirken ona göre önlem almıştır. Sonrasında hava akımları, kuşların uçuş şekilleri gibi konulara yeni bir boyut kazandırmış ve yapay kanatları geliştirmeye devam etmiştir.
Tüm hazırlıkları bittikten sonra artık halka bunu göstermek isteyen Hezarfen Ahmet Çelebi, Okmeydanı’nda kanatlarını hazırlayarak onların dayanıklılık derecesini çeşitli deneylerle ölçmüştür. Bazı kaynaklar Hazerfan Ahmet Çelebi’nin Leonardo Da Vinci’nin kuşlar üzerinde yaptığı çalışmalardan esinlendiğini ileri sürmektedir. Bir başka iddiada ise Hezarfen Ahmed Çelebi’nin fizikçi Abbas Kasım İbn Firnas’tan sonra uçmayı başardığını, bu hayalini gerçekleştirirken onun yaptıklarını taklit ettiği öne sürülmektedir.

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Uçtuğu İlk An


1632 yılında uzun soluklu deneylerini sonuçlandıran Hezarfen Ahmet Çelebi, kartal kanatlarından yaptığı aleti takarak, ölüm pahasına Galata Kulesi’nin en yüksek tepesine çıkmıştır. Ne yapacağını büyük bir merak ve hayranlıkla izleyen halkın karşısında, kendisini boşluğa bırakmış ve uçmaya başlamıştır. Bu ilk denemesinde Hezarfen Ahmet Çelebi, İstanbul Boğazı’ndan başlayarak Üsküdar Doğancılar Meydanı’na kadar uçmayı başarmıştır. Bu mesafenin bugün yaklaşık 3558 metreolduğu bilinmektedir.
Tarihte uçabilen ilk insan olarak nam salan Hezarfen’in bu başarısını, dönemin sultanı IV. Murat Han Sarayburnu’ndaki Sinanpaşa Köşkü’nden büyük bir ilgiyle izlemiştir ve ardından onu huzuruna davet etmiştir. Hazerfan Ahmed Çelebi bu davet üzerine uçarak gittiği yolu kayıkla geri dönmüş ve sultanın huzuruna çıkmıştır. IV. Murat Han, Hezarfen’i bu başarısından dolayı bir kese altın ile ödüllendirmiş ve ona hayran kaldığını kendisine belirtmiştir. Fakat daha sonradan, böylesine bir adamın bilgi, beceri ve sonsuz cesaretinden dolayı korkulacak biri olduğunu, uçmasının sıra dışı bir eylem olduğunu ve bunun bir şeytan işi olduğunu dillendirmiştir.
Bazı iddialara göre IV. Murat’ı bu düşüncelere itenler, aslında Hezarfen’i kıskanan vezirleri ve devlet adamlarıdır. Sonuçta, Hezarfen Ahmet Çelebi Cezayir’e sürgünegönderilmiştir. Sürgün yerine giden Hezarfen’den bir daha haber alınamamış ve orada Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Padişahın adamları tarafından öldürülmüş olma ihtimali de vardır.

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Modern Kültürdeki Yeri ve Önemi



Tarihte uçan ilk insan olarak ün kazanan Hezarfen Ahmed Çelebi, günümüz popüler kültüründe de pek çok sanat dalına konu olmuş ve geniş kitlelere ulaşmıştır.
Örneğin TRT Çocuk Kanalı, Hezarfen’in uçuşa olan ilgisi ve çocukluk hayatını konu alan “Küçük Hezarfen” isimli bir çizgi film yayınlamıştır. 2010 yılında ise tüm hayatı bir animasyon filmine konu olmuştur.
Ayrıca, “İstanbul Kanatlarımın Altında” filminde Hezarfen’in muhteşem uçuş serüveni yönetmen Mustafa Altıoklar tarafından ayrıntılarıyla işlenerek seyirciye sunulmuştur. Son günlerde ekranların çok izlenen dizilerinden “Muhteşem Yüzyıl Kösem” dizisinde de, Hezarfen Ahmet Çelebi rolünü oyuncu Ushan Çakır canlandırmış ve büyük ilgiyle karşılanmıştır.
2012 yılında ise dünyaca ünlü sanatçımız Fazıl Say, “Hezarfen Ney Konçertosu”nu hayranlarına sunmuştur. Bu konçerto  İstanbul 1632 Baharı, Galata Kulesi, Uçuş, Cezayir Sürgünü olmak üzere 4 bölümden meydana gelmişti.

Prof. Dr. Behram Kurşunoğlu (1922 - 2003)

1922 yılında Çaykara, Trabzon'da doğdu. Albert Einstein'ın genel görelilik kuramının elektromanyetizma ile birleştirilmesi üzerine çalışmalar yapmış bir fizikçidir.
Ankara Üniversitesi ve İngiltere'deki Edinburgh Üniversitesi'ndeki eğitiminin ardından fizik doktorasını gene İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nde tamamlayan Kurşunoğlu, Albert Einstein ve Erwin Schrödinger ile birlikte simetrik olmayan yerçekimi kuramları üzerinde önemli çalışmalarda bulunmuştur. Genç yaşında dünya fizikçileri arasında saygın konum kazanan Prof. Kurşunoğlu, 1965 yılında Miami Üniversitesi'deki Teorik Araştırmalar Merkezi'nin kurulmasında rol almış, 1992'de kapanmasına kadar bu merkezde bulunmuştur. Daha sonra araştırma kuruluşu Global Foundation’ın direktörü olmuştur.
Prof. Dr. Behram Kurşunoğlu, 1950'li yıllarda Atom Enerjisi alanında çalışmalarını Türkiye'de sürdürmüş ve aynı zamanda Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun Kurucu üyesiydi. Prof. Dr. Behram Kurşunoğlu aynı zamanda Genel Kurmay Başkanlığı'na danışmanlık yapmış, bir dönem Birleşmiş Milletler Bilim Komisyonunda çalışmıştır. Kuantum Fiziği konusunda yaptığı araştırmalarla özellikle "Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisini" ortaya atan kişi olarak bütün dünyaca tanınıyordu. 1964 yılından beri organize etmekte oldugu Coral Gables Konferans serisi ile de tanınan Kurşunoğlu, 2003 yılındaki konferanstan kısa bır zaman önce kalp krizinden vefat etmiştir.

21 Aralık 2017 Perşembe

Sir Issac Newton Hayatı, Biyografisi

Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adlı eserlerinde toplamıştır. Newton, diferansiyel integral hesabı bulmuştur ve bu buluşu 17. yüzyılda ortaya çıkan ve çözümlenmek istenen bazı problemlerden kaynaklanmaktadır. Bu problemlerden ilki, bir cismin yol formülünden, herhangi bir andaki hız ve ivmesini, hız ve ivmesinden ise aldığı yolu bulmaktı. Bu problem ivmeli hareketin incelenmesi sırasında ortaya çıkmıştı; buradaki güçlük, 17. yüzyılda ilgi odağı haline gelen ansal hız, ansal ivmenin hesaplanması (hızın veya ivmenin bir andan diğer bir ana değişmesini belirlemek) idi. Örneğin, ansal hız bulunurken, ortalama hız durumunda olduğu gibi, alınan yol geçen süreye bölünerek hesaplanamaz, çünkü verilen bir an içinde alınan yol ve süre sıfırdır; sıfırın sıfıra oranı ise anlamsızdır. Bu biçim hız ve ivme değişimleri diferansiyel hesap ile bulunabilir. İkinci problem, bir eğrinin teğetini bulmaktı. Bu problem hem bir geometri problemiydi, hem de çeşitli alanlardaki uygulamalarda çok önemliydi. Bu problemlerin çözümü için diferansiyel hesabı uygulamak gerekir. Üçüncü problem de, bir fonksiyonun maksimum veya minimum değerlerinin bulunması sorunuydu. Örneğin, gezegen hareketlerinin incelenmesinde, bir gezegenin Güneş'ten en büyük ve en küçük mesafelerinin bulunması gibi maksimum ve minimum problemleri ile karşılaşılmaktaydı. Dördüncü problem ise, bir gezegenin verilen bir süre içinde aldığı yol, eğrilerin sınırladığı alanlar, yüzeylerin sınırladığı hacimler gibi problemlerdi. Bunların çözümleri integral hesap yardımıyla bulunur. Newton 1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl bulunacağı üzerinde düşünmeye başlamıştı. Bir niceliğin diğer birine göre ansal değişme oranını (dx/dy) diferansiyel hesap ile bulmuş ve bu işlemin tersiyle de (integral hesap) sonsuz küçük alanların toplamı olarak eğri alanların bulunabileceğini göstermiştir. Newton, iki mekanik problemin çözümünü bulmaya çalışırken diferansiyel entegral hesabı geliştirmiştir. Bu problemler: 1) Gezegenin hareketi sırasında yörüngesi üzerinde katettiği yoldan, herhangi bir andaki hızını bulmak, 2) Gezegenin hızından, herhangi bir anda yörüngesinin neresinde bulunacağını hesap etmekti. Bu problemlerin çözümüne hazırlık olarak Newton, y = x2 denkleminde herhangi bir andaki yolu y, ve düzgün bir dx hızı ile alınan başka bir andaki yolu da x ile göstererek, 2xdx'in aynı anda y yolunu alan hızı temsil edeceğini söylemiştir. Newton diferansiyel-integral hesabı bulduğunu 1669 yılına kadar kimseye haber vermemiş ve ancak 42 yıl sonra yayınlamıştır. Bundan dolayı da Leibniz ile aralarında öncelik problemi söz konusu olmuştur. Leibniz, Newton'dan daha iyi bir notasyon kullanmış, x ve y gibi iki değişkenin mümkün olan en küçük değişimlerini dx ve dy olarak göstermiştir. 1684 yılında yayımladığı kitabında dxy= xdy+ ydx, dxn= nxn-1, ve d(x/y)=(ydx-xdy)/y2 formüllerini vermiştir. Newton matematiğin başka alanlarına da katkıda bulunmuştur. Binom ifadelerinin tam sayılı kuvvetlerinin açılımı çok uzun zamandan beri biliniyordu. Pascal, katsayıların birbirini izleme kuralını bulmuştu; ancak kesirli kuvvetler için binom açılımı henüz yapılmamıştı. Newton (x-x2)1/2 ve (1-x2)1/2 açılımlarını sonsuz diziler yardımıyla vermiştir. Principia'da Newton, Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket problemini yeniden ele alır. Uzun yıllar Aristoteles'in görüşlerinin etkisinde kalmış olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten değiştirmiş ve artık cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan çıkmıştı. Ancak, problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak açıklanamamıştı. Galilei'nin getirdiği eylemsizlik problemine göre dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini sürdürecektir. Aynı kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler doğrusal değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem ortaya çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneş'in çevresinde dolanırlar da uzaklaşıp gitmezler? Newton bu sorunun yanıtını, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarını Galilei'nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde dolanan Ay'ı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir taşın düşmesine neden olan kuvvettir. Daha sonra Ay'ın hareketini mermi yoluna benzeterek bu olayı açıklamaya çalışan Newton, şöyle bir varsayım oluşturur: Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A' noktasına düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengeleneceği için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanıp duracaktır Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler kanunlarını göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir. Newton'un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Eukleides'in geometride yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir. Dayandığı temel prensipler şunlardır: 1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder, sükûnet halindeyse durumunu korur. 2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a). 3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular. Newton'un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik adlı eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak kanıtlamıştır. Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz ışığı elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi olduğunu da ilk bulan Newton'dur.

İbni Sina, İbni Sina'nın Hayatı, İbni Sina Kimdir? (980 - 1037)

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin çeşitli alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn-i Sinâ (980-1037), matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları; astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuramı'nın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn-i Sinâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir. İbn-i Sinâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles'in hareket anlayışını eleştirmiştir. Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya, biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn-i Sinâ, bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles'in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır. Oysa bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgâr, ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti, cisimleri taşımaya yeterli değildir. İbn-i Sinâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir. Ancak, İbn-i Sinâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan "el-Kânûn fî't-Tıb" (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin birinci kitabı, anatomi ve koruyucu hekimlik, ikinci kitabı basit ilaçlar, üçüncü kitabı patoloji, dördüncü kitabı ilaçlarla ve cerrahi yöntemlerle tedavi ve beşinci kitabı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir. İbn-i Sinâ'nın söz konusu eseri incelendiğinde, konuları sistematik bir biçimde incelediği görülür. Tarihte ilk defa, tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak değerlendiren İbn-i Sinâ, cerrahi tedavinin sağlıklı olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamıştır. Hayati tehlikenin çok yüksek olmasından ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermiş ve ameliyatlarda kullanılmak üzere bazı aletler önermiştir. Gözle de ilgilenmiş olan İbn-i Sinâ, döneminin seçkin fizikçilerinden İbn-i Heysem gibi, Göz-Işın Kuramı'nı savunmuş ve üst göz kapağının dışa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlüğü gibi daha önce söz konusu edilmemiş hastalıklar hakkında da ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştur. İbni Sina İslam düşünce tarihinin en büyük isimlerinden olan İbni Sina’nın bu seçkinliği, birçok yönden özgünlük taşıyan, ayrıntılı ve mükemmel bir sistemle sunulmuş felsefesinden ileri gelir. İbni Sina, ilahiyattan ahlak ve siyasete kadar felsefenin o dönemdeki bütün disiplinlerini ele almış; ayrıca başta tıp olmak üzere, pozitif bilimlerde de söz sahibi olmuştur. Helenistik dönemde yeni Platoncu bir kimliğe büründürülmüş olan Aristotelesçiliği, felsefe yöntem ve ölçüleri içinde kalarak İslami bir söylemle ortaya koymaya çalışmış; Gazali, Fahreddin Razi, İbni Teymiyye gibi İslam dünyasında çok etkin olan bilginlerin ağır eleştirilerine karşın «eş-Şeyhu’r-Reis » (baş üstat) ünvanını bütün dönemlerde korumuş; tıpta ise modem tıbbın doğuşuna kadar Doğu ve Batı’da otorite sayılmıştır. BAŞLICA ESERLERİ : El-Kanun fi't-Tıb ("Hekimlik Yasası"); Kitabü'l-Necat ("Kurtuluş Kitabı"); Risale fi-İlmü'l-Ahlak ("Ahlak Konusunda Kitapçık"); İşarat ve'l-Tembihat ("Belirtiler ve Uyarılar"); Kitabü'ş-Şifa ("Sağlık Kitabı").